BUM

BUM

Share

21/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Volkan Tamusta

Time Machine

Yan odadan gelen hızlı ve aksansız İspanyolca ve dışarıdan gelen ezan sesinin tınısı birbirine karışınca bir anda irkildim. Başımı elimdeki kartlardan hafifçe doğrulttum. Gün batımının eğik ışığı klima serinliği altında şehri yukarıdan gören bu yedinci kat salonunun duvarlarını ve oyuncuların yüzlerini aydınlatıyordu. Yüzüme kendimi bile inandırmakta zorlandığım bir özgüven takındım. Önümde dilenci sadakası kadar kalmış son pulları sürerek rest dedim. Güneş ışığı sigara dumanı ve alaycı gülüşler altında son pullarım yeni sahipleri arasında bölüşüldü. Sandalyede huzursuzlukla kızgınlık arasında sabırsız birkaç dönüşten sonra hızlıca bir tam tur attım. El çabukluğuyla arkamdaki sehpada duran kameramı alıp dondurmacının yolunu tuttum. Malum kaybeden dondurma almaya gider kuralı vardı ve ben bu hafta dördüncü kez dondurmacıya giden yoldaydım. Aslında gideceğim yer değil de, gideceğim yol yüzünden bu kuralı seviyordum sanırım.

Eski şehrin surları dışına kurulmuş bu mahallenin ara sokaklarının, çıkmaz gibi görünen kestirmelerinin ve birbirine açılan avlulu pasajlarının arasından her seferinde yeni yollar keşfederek dondurmacıya ulaşmak eğlenceli bir oyundu. Bu oyun esnasında fotoğraf çekmek çay ocaklarındaki limonatalar arasında gurme turlar atmak vazgeçilmezlerdi. Sıcakta yedi kat inmeyi göze alamadığım için mecburen beni her seferinde derin bir klostrofobiye sürükleyen daracık asansöre bindim. Sol köşedeki açık olduğunu hiç görmediğim yüksek güvenlikli yeni kilisenin oradan sağa saptım. Bu dönüşle çok katlı binaları hemen atlattım. Osmanlı ve Rum ahalisinin mirası bahçeli evlerin arasından uzun hafız sokağına vardım. Caddeye bakan yüksek bir binanın arkasına kurulmuş Can Dostlar birahanesinin şimdilerde kullanılmayan Rum okulunun önüne attığı ahşap bira bankları arasından Büyük Han’a arka kapısından girdim. Üzeri camla kaplı yarı açık avlunun ortasında dizili dükkanlardan ilkine daldım. Demir dolabın kapağını kaldırdım. Eski içki şişelerine doldurulmuş su ve limonatalar arasında köşeye zulalanmış yarı beline kadar suya batık olan kırmızı kutulardan iki tane aldım. Hızlıca alt kat merdivenlerine yöneldim. Bodrum Ahmet’in eski dokuma fabrikasından düşürülmüş kesim tezgahı, dikiş makinesi ve makinanın başında Ahmet, her şey olağan görünüyordu. Yandaki kanepeye oturdum. Makinenin sesi kesilince Ahmet duyulmaya başladı. Kuşlardan, sırt ağrılarından, figüranlık yaptığı dizilerden bahsetti yine. Pasajlardaki çoğu esnafın ikinci üçüncü işleriydi çoğunlukla. Mesela çaycı Ekrem abinin fotoğraf stüdyosu vardı eskiden memleketinde. Beni her yakaladığında faydalı tüyolar verirdi kamera hakkında. Yine de bu izbe pasajda fotoğraf çekmeye çalıştığım için pek de ciddiye almazdı beni. Bodrum eski kumarhane aşçısıydı; yemekten balıktan ve içkiden anlardı. Kendisi pek iyi bir oyuncu olamasa da her türlü kağıt numarasını bilirdi. Tenekeyi yudumladıkça eski numaraları bir bir anlattı. Tekrar kendime geldiğimde bu kez elim floştu. Sanırım Ahmet’in tüyoları işe yaramıştı. Bütün oyuncuların pulları bir bir benim önüme birikiyordu. Kazandıklarıma karşılık sırt ağrılarını azaltan büro sandalyesini aldım Ahmet’e teşekkür için. Elimde sandalye klostrofobik asansöre bindim. Sokağa çıktım ne kilise vardı ne de eski evler. Her yer apartmanlarla dolmuştu. Hızla elimdeki tekerlekli sandalyeyi sürüyerek Büyük Han’a doğru gittim. Rum okulu da büyük han da yerinde değildi. Etraftakilere sorduğumda ne Ahmet’i ne de hanı hatırlayan çıkmadı. Bana da o günden yadigar döne döne hikayeler uydurduğum bir ofis sandalyesi kaldı hayalle gerçek arasında.

17/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: Serra Mübeccel Gültürk

97, 98, 99, 100, 101... Herkes en az 100 yapmıştır, 120 ye ulaşmaya çalışmam lazım...
- Hadi tamam süre dolduuu, herkes saysın kucağındakileri...
118... Yine ben kazandım.

Bahçedeki çamlar gökyüzünü delecek gibi görünüyordu bana küçücük boyumla. En sevdiğimiz oyunlardan biri; çam kozalaklarından dökülen kara kömür tozlu fıstıkları toplama yarışıydı. Sonra da onları etrafta bulduğumuz taşlarla kırar, keyifle yerdik. Şimdi de ne zaman iğne yapraklı çamlar görsem, altında kömür karası çam fıstıklarını arar dururum.

Çamların iğne yaprakları yerlere dökülür, toprağı görünmez kılardı. Onları üst üste yığarak alçak duvarlı korunaklar yapar, oyunlar oynardık. Ağaçlara çıkıp üstümüzü başımızı yırtmak, dalından ceviz, incir, dut, elma, armut, erik toplarken düşüp dizlerimizi yaralamak günlük yaşantımızın bir parçasıydı. Tarladan domates, bağdan üzüm yiyebilmek lüks değildi.

Yegane arkadaşlarım su deposu lojmanında oturan komşularımızın 3 çocuğuyla, epey uzaktan gelen bir kızdı. Çevrede bu lojman dışında gözün görebildiği bir başka ev daha yoktu. Her taraf sazlarla kaplıydı. Öylesine ıssızdı ki; korkudan verandanın merdivenlerinden bahçe kapısına kadar uzanan yolu koşarak geçerdim.

Bazen yakındaki koruluğa giderdik. Bir gün; yolunun oradan hangi nedenle geçtiğini bilmediğimiz ama neredeyse her gittiğimizde rastladığımız genç bir çocuğa aşkımızı ilan etmiştik. Evet, 3 kız birlikte... Aynı kişiye... O kadar kimse yoktu yani... Bu arada yaş ortalamamızın 8 civarı olduğunu belirtmeliyim.

Yan taraftaki su depoları toprağın altındaydı. Bu depolar iki küçük, bir tane de büyük dağ oluşturmuştu. Onlara tırmanıp, sonra koşarak aşağı inmek en büyük eğlencelerimizden biriydi. Bir gün yine böyle kendimi aşağı doğru salarak koşarken, hızımı alamayıp düşmüş, kolumu kırmıştım. Yıllar sonra oraya tekrar gittiğimde o dağların sadece küçük küçük tepeler olduğunu görmek çok da şaşırtıcı olmamıştı. Ama bulunduğu yeri tespit etmek çok zor olmuştu, çünkü çevre tanınmaz haldeydi.

O dönemde bahçeli müstakil evlere sahip aileler onlardan kurtulup birer apartman dairesinde oturmaya can atıyorlardı nedense... Bu heves, yüksek binaların yerden biter gibi hızla arttığı plansız şehirleşmenin tam olarak nedeni değilse de başlangıcıydı sanırım. Çocukluğumun geçtiği o ıssız yerlerin şimdilerde bu kentin en kalabalık bölgelerinden biri haline geldiğine inanmak zor.

Çocukken yazları geçirdiğim anneannemle dedeme ait köşk de aynı kaderi yaşamaya mahkumdu. Satılma kararını duyduğum zaman bütün gücümle karşı çıkmış, ama bu talihsiz sona engel olamamıştım. Ahşap evi ne de çabuk yıkmışlar, dev gibi fıstık çamlarını, daha çok bina sığdırabilmek için kesmişlerdi. Sadece verandanın merdivenleri kalmıştı; arkasındaki ev ve evin yıkıntıları dahi yoktu. Kötü bir rüya gibiydi. Merdivenler bir yere ulaşmıyor, son basamakta bitiyordu. Hiçliğe doğru uzanan o merdivenler unutulmaz bir imge olarak hala gözümün önündedir.

PS
Ben yalan bilmem, hayatımda hiç yalan söylemedim.
Bu öykü de yalan değil doğru. (İşte kusursuz yalan)
PPS
Ama fotoğraflar hiçbir zaman doğruyu söylemez.
12/2020

07/02/2021

Konsept geliştirme atölyesi içinde bir oturum, kusursuz yalan üzerine oluyor. Katılımcılardan bizi inandıracağı bir hikaye ve bir fotoğrafı bir araya getirmesini istiyoruz. İlk atölyede üretilenlerden bir örnek. Kusursuz yalan ve fotoğraf: İlknur Atalkın

“Başını öne eğme kızanım.” derdi babaannem.”Hep göğe bak ki dik durasın.” Ne zaman gökyüzüyle konuşsam onunla da konuşurum içimden, gülümseyiverir gibi gelir hatta bazen bir bulutun ardından.

Yağmurlu havalarda sadece, hiç bakasım gelmez gökyüzüne, kim güler ki kocaman bir griliğin, karanlığın içinden.

Ne yapar ne eder yine de bir yolunu bulurdu bana ulaşmanın, ben bakmazsam o iniverirdi bir su birikintisiyle yeryüzüne. İllaki hatırlatacaktı sözünü.

Başını öne eğme kızanım, hep göğe bak ki dik durasın!

Bu kez kuşları göndermiş bak. Yere de baksam kuşları göreyim istemiştir eminim. Yok zeytin dalını o göndermemiştir. Unut demişti o günü, unut! Unutmadım babaanne. Kuşlardan önce onu gördüm bu sabah. Önce yıllar öncesinden senin bahçendeki o zeytin ağacını, sonra en kalın dalında sallanan annemi gördüm. Unutmadım babaanne.

Her bayram olduğu gibi neşeyle başlamıştı o sabah. Ya da buraya gelince, babaannemin evine gelince hep bayram gibiydi.. Annem ağlamazdı akşamları. “Arifeden gidelim köye.” dediyse babam, bayram o dakikadan başlardı. Öksüzlüğünü yetimliğini unutur, babam değil de annem babanemin yavrusu olurdu sanki. Babam anasından çekinir, hiç el kaldıramazdı anneme bu evde. Annemin ağlamasını duymadan dalardım uykuya, arifeden geldiğimiz bayram sabahlarından önce.

Köy evinde uyanmanın en güzel kokusu komşu tarladan gelen tezek kokusu, en güzel sesi gün ağarmadan ötmeye başlayan horozların sesiydi. Bütün gece yağan yağmurla bir de toprak kokusu eklenmişti bu kez. Hava hala karanlıktı, heyecandan daha fazla uyuyamamıştım. Uyanır uyanmaz önce başucumdaki bayramlık elbisemi okşamış sonra bahçeye fırlamıştım. Kesin hayvan damından bozma mutfakta ekmek pişiyordun kocaman saç ocakta. Az sonra tezek kokusuna karışacaktı ekmeğin kokusu. Hep öyle olurdu. “Ammaaan! Uyanmış mı kuzum benim “ diye yaygarayı basacak, “Hadi git bakalım kendi yumurtanı kendin al tavukların altından” diyecektin.

Yoktun damda. Horozlar da ötmüyordu bu sabah. Bahçeyi çapalıyor olmalıydın o halde. Henüz erken diye başlamamıştın ekmek yapmaya. Sundurmadan arka bahçeye açılan tahta kapıyı araladığım an önce ayaklarını gördüm. Bu saatte salıncak mı yapmıştı annem zeytin ağacına? Geceliği uçuşuyordu rüzgarda, eteklerinde çamurlu yağmur damlaları. Yüzüne bakamadım. Oyun saati değildi. Ne işi vardı salıncakta bu saatte. Seni bulmak için tekrar eve döndüm.

Babamın kesik kesik hıçkırıkları duydum önce, senin dizlerine vuran ellerinin sesini sonra. Buz gibi sesin en son duyuldu.

“Sus!” dedin babama.” Sensin sebep.Tıynetsizin dölü! Evladım değilsin bundan gayrı!” Kızanımı da komam yanına, burada benimle büyüyecek.”

Want your establishment to be the top-listed Arts & Entertainment in Istanbul?
Click here to claim your Sponsored Listing.

Category

Telephone

Website

Address

Bostancı Mahallesi Yalıyolu Sokak. Telatar Apt. 49 A/B Bostancı/Kadıköy/
Istanbul
34744